|
Bayramımıza sahip
çıkalım.
Yıllardır hiçbir şey yapmadan seyretmemizden ve
geçmişden gelen kültürümüze arap kültürünü tercih
etmemizden dolayıdır ki kendilerine argüman ve altyapı
yaratmak isteyenler bizi kültürsüzleştirip kendilerine
yeni bir millet yaratmak için tarihimize ve
geleneklerimize gözlerini dikmişler ve ele geçirme
yolunda çok önemli yollar katetmişler.
Şimdiye kadar kendilerine Türkmen renkleri
Sarı,kırmızı ve yeşili yamayan,sonra da Türk
inancı aleviliği kendi
zimmetlerine geçirmeye çalışan ve son zamanlarda da
Sibiryadan Anadoluya getirdiğimiz
bağlama-sazlarımız üzerine eğilen hatta evrensel
8 mart Kadınlar gününü ve işçi
bayramını sahiplenen bu topluluk hedeflerinin
ortasına Nevruz gününü koymuşlar.
Yaklaşan Nevruz Bayramı öncesi Türklerin Ergenekondan
çıkış gününü bir savaş,terör ve faşizm gününe
çevirmelerinden dolayı bu yazıyı yazıyorum.Ve bunu
paylaşmadıkça kendimi hırsızlara karşı evinin kapısını
açıp almaları için merdivenlerine de altınlar saçmış bir
enayi olarak görüyorum.
S.B
Günümüzde 6 Türk
devletinde(Azerbaycan, Türkmenistan, Tataristan,
Kırgızistan,Kazakistan ve Özbekistan) ve 9 Türk özerk
cumhuriyetinde Resmi Tatil olan ve Milli Bayram olarak
kutlanan
en eski Türk bayramı olan Nevruz, Türkler aracılığıyla
Avrasya'ya yayılmıştır.

Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı "ana"
olarak vasıflandıran Türk'ün düşünce sisteminde "baharın
gelişi" elbette önemli bir yere sahip olacaktı.
Nevruz, Türk dünyasının kuzeyinden güneyine, batısından
doğusuna kadar uzanan engin coğrafyada yaşayan
toplulukların pek çoğu tarafından yaygın olarak kutlanan
bahar bayramıdır.Bütün bayramların dinî ve millî bir
inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir hatıradan,
geleneklerden, duygulardan ve tabiatın insanlara tesir
eden bir olayından doğduğuna inanılır.
Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı "ana"
olarak vasıflandıran Türk'ün düşünce sisteminde "baharın
gelişi" elbette önemli bir yere sahip olacaktı. Çünkü
insan vücudu, baharda uyarıldığı kadar kışta uyarılmaz.
İç karartıcı, yeknesak günlerin ardından doğan
hareketli, pırıl pırıl güneşli, kuş ve hayvan sesleriyle
kurulmuş îlahî orkestranın musikisi insan hayatını
canlandırır. Ayrıca ortaya çıkan rengârenk tablo kıştan
bahara geçişi ne de güzel tasvir eder: "Bir yanda her
tarafı kaplayan soluk, mat ve daha çok beyazın hakim
olduğu renkler, diğer yanda yeşilin değişik tonları
arasında baş veren binbir renk cümbüşü... Birisi
hareketsiz, şekilsiz; diğeri kıpır kıpır, şekil şekil,
çiçek çiçek... Kış, sağır ve dilsiz; ilkyaz duygulu,
coşkulu, kulaklara fısıldadığı nağmelerle cazibeli...
Birinde tabiat hayat dolu, diğerinde donmuş, yeniden
doğmak üzere uyuşmuş kalmış...

Nevruz Çimi(Semeni)/Özbekistan
Tabiat ile iç içe, kucak kucağa
yaşayan, toprağı "ana" olarak vasıflandıran Türk'ün
düşünce sisteminde "baharın gelişi" elbette önemli bir
yere sahip olacaktı. Çünkü insan vücudu, baharda
uyarıldığı kadar kışta uyarılmaz. İç karartıcı, yeknesak
günlerin ardından doğan hareketli, pırıl pırıl güneşli,
kuş ve hayvan sesleriyle kurulmuş îlahî orkestranın
musikisi insan hayatını canlandırır. Ayrıca ortaya çıkan
rengârenk tablo kıştan bahara geçişi ne de güzel tasvir
eder: "Bir yanda her tarafı kaplayan soluk, mat ve daha
çok beyazın hakim olduğu renkler, diğer yanda yeşilin
değişik tonları arasında baş veren binbir renk
cümbüşü... Birisi hareketsiz, şekilsiz; diğeri kıpır
kıpır, şekil şekil, çiçek çiçek... Kış, sağır ve dilsiz;
ilkyaz duygulu, coşkulu, kulaklara fısıldadığı
nağmelerle cazibeli... Birinde tabiat hayat dolu,
diğerinde donmuş, yeniden doğmak üzere uyuşmuş kalmış...
Genellikle Nevruz, yani Farsça
"Yeni Gün" adını taşıyan bahar bayramı, insan ruhunun
tabiattaki uyanışıyla birlikte kutladığı bir bayramdır.
Böyle bir bayramın, yani mevsimlerin değişikliğinden
doğan özel günlerin, başka başka adlar altında birçok
milletin sosyal hayatında yer aldığı da bilinmektedir.
Mesela, Hıristiyan âleminin dinî muhteva ile
şekillendirerek ve Noel Baba sembolü ile karlar
ülkesinden geyiklerin çektiği kızaklarla neşe ve
ümitleri taşıdığı "Noel Bayramı" bunun farklı bir
örneğini teşkil eder. Bu kutlamalarda yine bahara
duyulan özlem "çam ağacı" motifi etrafında
şekillendiriliyor. Aynı zamanda bir takvim değişikliğini
de ifade eden bu kutlamalara baktığımızda Türk' ün
kutladığı "bahar bayramı"nın da bir takvim değişikliğini
yansıttığı görülüyor. Burada dikkati çeken husus
"baharın başladığı zaman"dır. Türk, bu takvim
değişikliğini "toprağın uyandığı gün" ile
özdeşleştirmiştir. Kışın ortasında baharı kutlamaz.
Türklerde bir tabiat, varoluş, diriliş bayramı
niteliğinde olan Nevruz'un ruhî atmosferini ve
eskiliğini anlayabilmek için kültürümüzün yıpranmış,
tozlu ve pek okunmayan eski sayfalarına bir göz atmamız
gerekiyor. Bu coşkuyu Türk kamları dualarında,
niyazlarında şöyle ifade ediyorlar:
"... Yüce Göktanrı'nın ilk defa gürlediği, yağız yer,
altmış türlü çiçeklerle ilk defa bezendiği, altmış türlü
hayvan sürülerinin ilk defa kişnediği ve melediği zaman
sen (Türk'ün Atası) yaradıldın!"
Baküde 21 Mart Eğlencesi
Bu sözler Türk'ün yaratılış felsefesinin, inancının,
hayat tarzının ifadesidir. Bütün bayramların dinî ve
millî bir inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir
hatıradan, geleneklerden, duygulardan ve tabiattan
doğduğundan bahsetmiştik. İşte millî bir bayram olan
Nevruz da Müslüman olan ya da olmayan çeşitli Türk
toplulukları arasında kamların dua ettikleri asırlar
öncesinden günümüze kadar farklı farklı şekillerde, ama
aynı ruhla hâlâ kutlanmakta. Bu bayram İslâmiyet'i kabul
etmiş olan ilk Müslüman konar göçer Türk
topluluklarında; sürgün avı, toy, şölen, yuğ vb. gibi
İslâmiyet'le çatışmayan âdetlerden biri olarak devam
edegelmiştir. Böylece bu ananeler günümüz Türk dünyasına
ortak kültür mirası olarak intikâl etmişlerdir.
Gelenekler, tarihini kesinlikle tespit edemediğimiz
dönemlerden kalmadır. Neden, niçin, nasıl gibi sorular
sorulmadan atadan oğula kalmıştır. Gelenekler bu
özelliğiyle millet bağını güçlendiren en önemli
unsurlardan biridir. Baharın gelişinin kutlandığı bugün
de böyle bir gelenektir.
Nevruz, çeşitli kültür
çevrelerinde, farklı etnik gruplarda farklı bir
muhtevaya ve anlama sahip olmuştur. Kültürler arasındaki
iletişim sonucunda çeşitli kültürlere girmiş ve
benimsenmiştir. Eldeki tarihi kaynaklardan hareketle en
eski Türk adetlerinden, bayramlarından biri olduğu
kesinleşmiştir. Yeni yılın başlangıcı, yenilik, coşku,
canlanma gibi nitelikler hiç değişmeden günümüze kadar
yaşadığı uçsuz bucaksız coğrafyalarda görülmektedir.
Çin kaynaklarından Kutadgu Bilig'e, Kaşgarlı Mahmud'dan
Bîrûnî'ye, Nizâmü'ı Mülk'ün Siyasetnâme'sinden
Melikşah'ın takvimine kadar, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey'in
kanunlarına kadar gelen bir çizgide Nevruz ile ilgili
kayıtlar eldedir. Diğer taraftan Sivas hükümdarı Kadı
Burhaneddin Ahmed, Safevi Türkmen Devletinin kurucusu
Şah İsmail (Hataî), Osmanlılarda Sultan I. Ahmed ve
Sultan Dördüncü Murad gibi hükümdarların, Mustafa Kemal
Atatürk'ün; din adamlarımızdan Kazasker Bâki Efendi ve
Şeyhülislam Yahya Efendilerin, şairlerimizden Kuloğlu,
Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Şükrü Baba, Hüsnü
Baba, Fuzulî, Nev'î Efendi, Nef'î, Nedim, Hüseyin Suad
ve Namık Kemal gibi şairlerimizin Fatih devri
vezirlerinden Ahmed Paşa'nın; büyük Azeri şairi
Şehriyar'ın ve büyük Türkmen şairi Mahdumkulu'nun uzun
bir tarih boyunca Nevruz bayramının gelişini "Nevruziye"
veya "Bahariye" denilen şiirlerle kutladıklarını da
biliyoruz.

Özbekistanda Nevruz sofrası
Ayrıca Nevruz'un Türk musikisinin en
eski mürekkep makamlarından biri olarak da kültürümüzde
yedi yüzyıldan fazla bir maziye sahip olduğunu da
biliyoruz. Bu makam ilk defa Urmiyeli Safıyûddîn
Abdulmü'mîn Urmevî (1224-1294) tarafından
kullanılmıştır. Bu şekilde elimizde yirminin üzerinde
makam bulunmaktadır.
Nevruz geleneği ne Sünnilikle, ne Alevilikle, ne
Bektaşilikle doğrudan doğuş bağlantısı olmayan,
İslâmiyetten çok öncelere giden bir gelenektir. Yani bir
dinin veya mezhebin bayramı değildir. Bu yüzden de
herhangi bir şekilde bir mezhep adına, bir din adına,
bir etnik menşe adına bağlı gösterilmesi, istismar
edilmesi bir ayrılık unsuru olarak takdim edilmeye
çalışılması yanlıştır. Tarihin ve kültürün bütün
gerçeklerine aykırıdır.
1990 yılında bağımsızlıklarını ilan eden Türk
Cumhuriyetleri'nde Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan,
Türkmenistan ve Azerbaycan ile Rusya Federasyonu
bünyesindeki Tataristan 21 Mart Ergenekon/Nevruz
Bayramı'nı "Milli Bayram" olarak ilan etmişlerdir. Bu
günün coşkuyla kutlanmasına büyük önem vermektedirler.
Türk kültüründen kaynaklanan Ergenekon/Nevruz bayramı,
her yönüyle Türk gelenek ve görenekleriyle zenginleşmiş
ananevi ve temeli beş bin yıllık Türk tarihine dayalı
milli bir bayramdır. Türkiye'de de 1991 yılında Türk
Dünyası ile birlikte ortak bir gün olarak resmi tatil
olmaksızın bayram ilan edilmiştir.
Nevruz; Türk insanını birbirine kenetleyen, bağlayan,
Ergenekon'dan demir dağları eriterek dirilen atalarının
ruhlarıyla yanan bir ateştir. Bu ateş, hiç sönmeden
binlerce yıl yandı ve gelecekte de kıvılcımlarından
binlerce gönlü tutuşturarak "ortak kültür ocağı"nda
binlerce ruhu ısıtacaktır. Avrasya'nın ,Türk âleminin
Nevruz toyu kutlu olsun,Nevruz gülleri geleceğe umutlar
taşısın.
Nevruzun Tarihi Kaynakları

En eski Türk bayramı olan Nevruz,
Türkler aracılığıyla Avrasya'ya yayılmıştır.
Eski Doğu geleneklerinin devamı olarak yaşamıştır. Çin
kaynaklarına dayanarak Hunların milattan yüzlerce yıl
önceleri 21 Mart'ta hazır yemeklerle kıra çıktıklarını,
bahar şenlikleri yaptıklarını, bugün Nevruz
kutlamalarındaki geleneklerin o zamanda da yer aldığını
biliyoruz. Aynı gelenekler, Hunlardan sonra Uygurlarda
da görülmüş ve bugüne kadar uzanmıştır. Çağdaş Uygur
resminde Uygurların Nevruz kutlamalarını temsil eden
tablolar yapılmıştır. Nevruz'u İran geleneğine bağlayan
Firdevsi'nin Şehnamesi ve diğer kaynaklar yanıltıcıdır.
Çünkü Nevruz hakkındaki bilgiler orada XI. yüzyıldan
itibaren görülür. Milâttan önceki yıllarda Nevruz
hakkında İran metinlerinde herhangi bir iz ve kayıt
yoktur. Ancak Hunlarda bu kayıtlar mevcuttur
Nizamü'l-Mülk de XI. yüzyıl yazarı olarak Siyasetnâme
adlı eserinde bu bayramdan söz eder. Bu bayramın aynı
zamanda yılbaşı olduğunu belirterek Nevruz geleneklerini
anlatır. Aynı zamanın yazarlarından Kaşgarlı Mahmut da
Divân-ı Lügati't-Türk'te Türklerde yıl başlangıcının
Nevruz olduğunu ifade eder. Ayrıca, 12 Hayvanlı Türk
Takvimi'nin başlangıcının da 21 Mart olduğu
bilinmektedir. Selçuklularda Nevruz bayramı
eğlencelerinin kutlandığı, şenlikler yapıldığı, özel
yemekler pişirildiği, özel hediyeler alınıp verildiği de
bilinmektedir. Selçuklularda yılbaşı, güneşin koç
burcuna girdiği gün olan Nevruz günü olarak kabul
edilmiştir. Osmanlı devrinde de Nevruz, çok canlı
biçimde kutlanmaktaydı. Osmanlı ailesini çıkarmış olan
Kayı Boyu'na mensup Karakeçililerin, Karakeçili aşireti
mensuplarının 21 Mart tarihinde Ertuğrul Gazi'nin
türbesi etrafında toplanarak burada bayram yaptıklarını
biliyoruz. Bu bayramın bir diğer adı da "Yörük
Bayramı"dır. Osmanlı Devrinde 21 mart günü özellikle
padişahın yani sultanın nevruz tebriklerini kabul
ettiği, halkın Nevruz'unu kutladığı, Nevruz
şenliklerinde bulunduğu gün olmak hasebiyle, 21 Mart
tarihinin Nevruz-ı Sultanî, yani sultana mahsus, sultan
tarafından veya sultanın katılmasıyla kutlanan Nevruz
günü olmak bakımından böyle bir isim aldığı
söylenilebilir.
Osmanlı devrinde kutlanan Nevruz kutlamaları
Cumhuriyetin ilk yıllarında da resmî olarak devam
etmiştir. Bu konuda Prof. Dr. Reşat Genç şu bilgileri
veriyor: "Geri planlarda bırakılmış ve unutulmaya yüz
tutmuş olan Türk insanına kendi kültür kimliğini,
kişiliğini, benliğini, hüviyetini kazandırmak hareketi
Atatürk'ün başlattığı bir hareketti. Bu ne ile mümkün
olurdu? İşte bu, öze dönmekle, kendi kültürel
değerlerimize, örfümüze, âdetimize, geleneğimize
dönmekle mümkün olurdu. Bu yüzden Atatürk diyor ki
"Bilelim ki, kendi benliğine sahip olamayan milletler
başka milletlerin şikârıdır", yani yaşayamaz. O yüzden,
yine, Atatürk der ki, "Gençlerimize, çocuklarımıza
görecekleri eğitimin hududu ne olursa olsun en evvel ve
herşeyden evvel kendi geleneklerine, millî ananelerine
ve Türkiye'nin bağımsızlığına düşman olan unsurlarla
mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir." Millî hareketin
özü bu. Diğer taraftan kendi kimliği, kişiliği, millî
benliği kazandırılmış olan millete çağdaş olma yolunu
açıklamak da Atatürk hareketinin temellerindendir.
İşte bu öze dönme, kendi tarihine, kültürüne dönme
hadisesi millîciliğin özü idi. Bu yüksek idrakinin icabı
olarak , O'nun milli kültür unsurlarının her biri
üzerinde, en küçük ayrıntısına kadar çok büyük bir
dikkatle durduğunu biliyoruz. Nitekim, Nevruz ile ilgili
hassasiyeti bunun bir göstergesi olmuştur. Bilindiği
gibi Atatürk 22 Mart 1922 tarihinde Ankara'nın Keçiören
semtinde Nevruz şenlikleri düzenletmiş ve kendisi de bu
şenliklerde hazır bulunmuştur.
Netice itibariyle görülmektedir ki, kaynağı neresi
olursa olsun M.Ö. 3. Yüzyıldan, Mete Han zamanından beri
Türklerde var olan bir bayram, bir bahar bayramı
geleneğidir. Özellikle 1200 yıldır öbür Türk gruplarının
hemen hiç birisi ile ilgisi kalmamış olan Saha yani
Yakut Türklerinde Nevruz geleneklerinin izlerinin
kuvvetli bir şekilde bugün de var oluşu dikkate değer.
Doğrusu, eğer Nevruz batı kaynaklı bir gelenek idiyse,
bu, Nevruz bayramının Sahalara kadar nasıl gittiğini ve
1200 yıldır, diğer Türk boylarıyla ilgisi olmayan bu
Sahalara nasıl etki ettiğini de tarihî olarak,
kaynaklara müracaat ederek açıklamak gerekir. Değilse
şimdi kaynak Hunlar olarak veya daha eski bir tarihte
Türkler olarak ağır basar görülmektedir. Ama neticesi
itibariyle bugün Afganistan'da da yaşatılmaktadır,
İran'da da yaşatılmaktadır, Irak'ta, Suriye'de en
azından belli kesimlerde ve bütün diğer Türk dünyasında;
Çin Seddi'nden Adriyatik'e kadar, Hindistan'dan,
Afganistan'dan, Yakutistan'a, Çuvaşistan'a,
Tataristan'a, Moldova'ya, Macaristan'a ve Balkanlara
kadar geniş bir coğrafyada bugün canlı bir şekilde
yaşamakta ve yaşatılmaktadır.
Türklerde Takvim İhtiyacı ve Nevruz

Türklerin kullandığı 12 hayvanlı takvim
İnsanların hayatlarında takvim, gerekli bir kültür
unsurudur. Günümüzde bu konu bir bilim, meslek haline
gelmiştir. Geçmişte ise bu ihtiyaç bugünden farklı
olarak karşı karşıya kalınan şartlara göre
şekillenmiştir. Türkler de konar göçer bir toplum olarak
hayatlarını sürdürdükleri için kır ekonomisi yapısı
içinde takvimi bilmek zorundaydılar. Böylece takvim
ihtiyacı içinde bir kültür kalıbı olarak ortaya
çıkmıştır.Geçimlerini toprağa bağlı olarak sürdüren
Türkler, genellikle yazın, baharın başlangıcı ile hayvan
sürülerinin otlağa çıkarılması, çiftçilik yapanların
ekin döneminin başlaması için geleneklere uygun olan bir
takvim kullanmışlardır. Bilindiği üzere, Türklerde
yılların adları da, ayların adları da, hayvan isimlerine
bağlı olarak söylenmiştir. Yeni yılın başı ise 21
Mart'tır. Ancak Güneş Yılı ile Ay Yılı arasında 13
günlük bir fark bulunduğundan, 21 Mart tarihi, bazı
topluluklarda Mart'ın 9'una, nadiren bazı topluluklarda
1 - 3 Nisan ve 21 Haziran'a tekâbül eden kutlamalara yol
açmıştır.
Tabiat dinlerinin bu cins kutlamaları bünyesine alarak
kutsallaştırdığı bilinmektedir. Hanifilik özelliği
taşıyan, "Şamanlık" denilen Türklerin milli inanışında
yer yer Türk destanlarının (Ergenekon, Göç, vb.), yer
yer inanışların bünyesine karışmış olan "Yılın Başı"
yahut "Yeni Gün", Türklerin Müslümanlığa geçişi
sırasında farklı anlayışlarla İslâmîleştirilmeye
çalışılmıştır. Bazı Türk topluluklarında Hz. Ali'nin
doğumu, bazı Türk topluluklarında Hz. Ali ile Hz.
Fatıma'nın evliliği, bazı Türk topluluklarında isme Hz.
Hüseyin'in hilâfeti almak üzere arkadaşlarıyla hareket
edip, Kerbela vakasıyla, bazılarının ise Hz. Hasan veya
Hüseyin'in doğum tarihi olarak kabul ettikleri "Mart
Dokuzu", destandan menkabeye, menkabeden efsaneye,
efsaneden tevâtüre ve oradan da kültür tavrının görünüşü
olmuştur.
Nevruz, Yenisey-Orhun çevresinden, Altaylara, oradan da
Hun Türkleri'nin Avrupa'ya yürümesiyle Macaristan'a ve
Balkanlar'a ulaşmış, Milâttan sonra 800'den itibaren
Hazar'ın güneyinden Anadolu'ya ve Mezopotamya denilen
bölgeye taşınışla birlikte yeni bir coğrafyada
yaşatılmaya başlanmıştır. Hatta son yıllarda yapılan ve
yeni bir kıta da, Amerika'da yaşayan Kızılderililer
hakkında yapılan karşılaştırmalı halk bilimi
çalışmalarına göre bu coğrafyada da Nevruz aynı ruhla
kutlanmaktadır. Geçmişten gelen bu bayramın Müslüman
Türkler arasında sadece gerekçesinin İslâmîleştirilmeye
çalışıldığı görülmüştür. Takvimin başlangıcı kimilerince
Hz. Nuh'a, Hz. Yunus'a, kimilerince Hz. Ali'ye bağlı
yorumlara sığınılarak fakat hep Şamanlık kalıntısı ile
sürdürülmüştür.
Destanlarda Nevruz'un İzleri

Türkmenistan'da Nevruz şenliği
Destanlar, milletlerin din, fazilet ve millî kahramanlık
maceralarının şiirleşmiş hikâyeleridir. Destanlar, bir
milletin bütün varlığını ifade ederler. Gerek tarih,
gerek fikir ve sanat bakımından büyük değer taşırlar.
Destanlar tarihi aydınlatarak fikir ve sanat hayatına
kaynak olurlar. Tarihleri bilinemeyecek kadar eskilere
uzanan milletlerin ilk çağlarını bize bir takım
mitolojik menkıbeler halinde anlatırlar. Bunlar gerçek
olmasalar, hatta gerçeğe uymasalar bile, milletlerin
kendi millî mazileri hakkında neler bilip neler
düşündüklerini haber vermek bakımından önem taşırlar.
Ancak destan, tarih demek değildir. Kökü tarihe dayanan,
ilhâmını tarihten alan bir halk edebiyatı verimidir.
Bazı milletler, millî mizaçları gereğince, destanlarında
tarih gerçeklerinden uzaklaşmaz ve halk diliyle
söylenmiş birer tarih gibi, destanlarını tarihe uyan bir
ifade ile söylerler. Türk Milleti'nin destanlarında bu
vasıflar üstündür.
Türk destanlarının İslâmiyetten önce de, İslâmî devirde
de öz bakımından aynı karakteri göstermeleri; İslâmî
devirdeki Türk destanlarının, sadece değişen bir
medeniyet ve yeni bir kültür anlayışının icabı olan
değişikliklerin dışında bir farklılık getirmemesi,
bütünlüğün bozulmamış olması destanlarımızın
özelliklerindendir. Çeşitli ve farklı devirlere ait
olmasına rağmen Türk destanları hiçbir zaman dağınık ve
birbirlerinden uzak bir halde değildirler. Bu destanlar
farklı zaman dilimlerinde hep aynı ülkünün
peşindedirler: Dünya yaratılmıştır "Yaratılış Destanı";
insanların çoğalması için "Türeyiş Destanı". Çoğalan
insanlar nereye sığar dersek göç başlar "Göç Destanı".
Varılan ilde bazen de yok olma belası ile karşılaşılır.
İşte bu anda "Bozkurt Destanı" doğar. Oğuz Kağan
Destanı, bu yeniden dirilen milletin gelişmesi ve
yayılışıdır. Ancak su uyur da düşman uyumaz. O zaman
Türk, kabuğuna çekilir güç toplar. Şu Destanı ve
Ergenekon destanı, bu ebedî gücün toplanışıdır.
Toprağın önce yağmur sularıyla sulanarak ardından da
karın beyaz örtüsü altında kısa bir ölüm uykusuna yatıp
ilkyaz ile yeniden doğması , Türk destanları içinde
karşılığını Ergenekon'da bulmuştur. Nevruz
kutlamalarının bir diğer adı da "Ergenekon Bayramı"dır.
Bu isim geçmişten günümüze kadar hâlen çeşitli Türk
boyları arasında canlılığını koruyor. Bu bayram aynı
zamanda milletin destanların gücüyle birbirlerine olan
güven bağını güçlendiriyor. Ergenekon da böyle bir
gelenektir. Ebulgazi Bahadır Han'ın Şecere-i Türk'ünde
naklettiği Ergenekon menkıbesi eski Çin kaynaklarının
verdiği tarihî olayların bir yankısıdır. 400 yıl dört
tarafı yüksek dağlarla çevrili bir vadide kalan Türk'ün
yaşama kavgasıdır. Ergenekon'dan bir bahar günü tekrar
ata yurduna döndüğünde hürriyetini, istiklâlini tekrar
kazanmış dosta, düşmana Türk'ün varolduğunu tekrar
duyurmuştur.
İşte o gün 21 Mart günü, "İstiklâlin kazanıldığı"
kurtuluş günü Türkler'de bir geleneğin doğmasına sebep
olmuştur. Türk milleti için bu derecede önem kazanan
destanı her Türk genci çok iyi bilmelidir. Çünkü
geçmişten günümüze kalan bu miras, karşımıza aldatıcı
maskelerle çıkacak farklı iddialara doğru cevaplar
vermemize yardımcı olacaktır.
Bu destan, Gök Türkler'in en büyük destanıdır. Türk
destanları arasında müstesna ve çok mühim bir yeri
vardır. Destana göre Ergenekon, Türklerin yüzyıllarca
çift sürerek, av avlayarak, maden işleyerek yaşayıp
çoğaldıkları; etrafı aşılmaz dağlarla çevrili, mukaddes
bir toprağın adıdır.
Ergenekon Destanı, çoğu kaynaklara göre Büyük Hun
Devleti döneminde teşekkül etmiştir. Hatta, ÇianKen'in
M.Ö. 119 yılında, Çin imparatoruna sunduğu bir raporda,
bu destandan söz ettiği bilinmektedir.
Ergenekon Destanı ile Gök Türkler'in tarihi arasında
açık benzerlik vardır. Herşeyden önce Hun birliğinin
dağılışından Gök Türk devletinin kuruluşuna kadar geçen
450 yıllık zamanla, destandaki 400 yıl birbirine çok
benzemektedir.
Büyük Hun birliğinin Çinlilerle birleşen bozguncu
boyların hücumu ile dağılıp yok oluşu sırasında Altay
Dağları çevresine göçen Gök Türkler'in hikâyesi,
destanda Kayıhanlı ve Dokuz Oğuzların göçü olarak
anlatılır. Ergenekon Destanı; bir bakıma, Gök Türkler'in
doğuş destanıdır. Bu destan ilk defa 13. Asırda tarihçi
Reşîdüddin tarafından yazıya geçirilmiştir. Yazarın
"Câmiü't-Tevârih" adlı kitabına kaydettiği bu rivayet,
Farsça yazılmıştır.
Destanların milletlerin şekillenmesinde önemli bir yere
sahip olduğundan bahsetmiştik. Özellikle son yıllarda,
Doğu ve Güneydoğu Anadolulu bir kısım kişiler Ergenekon
destanında yansımaları olan Nevruz bayramını vesile
ederek bölücülüğe yeltenmektedirler. Aslında Türk'ün
dirilişinin ve milliliğinin ifadesi olan Nevruz'u Kürt
bayramı gibi tanıtmaktadırlar. Bu iddialarında ise delil
olarak "Demirci Kava Destanı"nı esas almaktadırlar.
Onlara göre bu günde (21 Mart'ta) Demirci Kava'nın
önderi olduğu Kürtler Dahhak'a karşı ayaklanarak
istiklâllerine kavuşmuşlardır. Bu iddialarını
sabitleştirmek için bazı piyesler de kaleme almışlardır.
Mesela Kemal Burkay imzasıyla yayınlanan "Dehak'ın Sonu"
bunun bir örneğidir.
Bu destan Ergenekon Destanı ile paralel olarak
düşünülerek Kürtlerin doğuşu için bir kaynak olarak
gösterilmeye çalışılmaktadır. Kava Destanı'nın Ergenekon
Destanı'nın değişik bir rivayeti olduğuna ise hiç dikkat
çekilmemektedir. Ayrıca bu destanın bir benzerine de
Dede Korkut'taki "Basat'ın Tepegöz'ü öldürdüğü Destan"da
rastlıyoruz. Ergenekon Destanı'nın 13. Yüzyılda ilk defa
Farsça olarak yazıya geçirildiğinden bahsetmiştik. Kava
Destanı ile ilgili ilk yazılı rivayet Firdevsî'nin
"Şehnâme"sinde ve Şeref Han'ın "Şerefnâme"sinde yine
Farsça olarak yazılıdır.
Peki Firdevsî kimdir? Şehnâme'yi niçin yazmıştır? Ve
nasıl olur da kaynağını ancak XI. Yüzyıla
indirebildikleri bir destan parçası ile Nevruz bayramı
özdeşleştirilebilir? Bu soruların cevaplarını tarihin
yazılı kayıtlarında kolayca bulabiliyoruz.
Firdevsî dağılmaya yüz tutan Fars birliğini yeniden bir
araya getirmek için, otuz yıl emek vererek manzum bir
eser yazar. Bu eser Şehnâme (Şahnâme) adını taşır.
Altmış bin beyit tutarındaki bu eser, İran'ın milli
destanı olarak kabul edilir. Defalarca yayınlanır ve
kısa zamanda dünyanın sayılı klasikleri arasına girer.
Şehnâme'deki mücadele dışa dönüktür. Firdevsî, eserini
bir çok tarihî olaya, efsane, menkıbe, rivayet ve hayal
unsuru motiflerle süsleyerek, Fars ırkının, Arap ve daha
ziyade Türk ırkından üstün bir ırk olduğunu ispatlamaya
çalışır. Bu destanda mücadelenin büyük bir bölümü
Türkler'e karşı verilmiştir. Nitekim bu durum, Türklerin
"Buku" veya "Buka Han" dedikleri "Alp Er Tunga" destanda
"Afrasyab (Efrasiyab)" adıyla karşımıza çıkar; İran Şahı
Keyhüsrev tarafından tuzağa düşürülerek, hile ile
öldürülür. Onun ölümüyle birlikte Farslar kendilerine
göre dolayısıyla büyük bir belâdan kurtulmuş olurlar. Bu
günü kurtuluş günü kabul edip, bayram yaparlar. Bu
bayram bildiğimiz Nevruz bayramından başka bir şey
değildir. Daha sonraki asırlarda tarihe mal edilecek
olan Kava ve Dahhak gibi şahısların varlığı da yine bu
eserdeki efsanelerden kaynaklanır.

21 Mart'ta Nevruz'un semeni göğertmek
en çok bilinen Türk âdetlerindendir.
Böylece Firdevsî Nevruz'u İran geleneğine bağlamaya
çalışır. Ancak onun kaynağının tarihi ancak XI. Yüzyıla
kadar inebilmektedir. Ayrıca Kava Destanı, Türk
destanları ile çok benzerlikler göstermekte ortak
noktalar taşımaktadır.
Her iki destanda; müşterek olup önemli yer tutan
unsurlar, şöyle gösterilebilir:
1. Çadır hayatı
2. Düşman saldırısı
3. Esaret
4. Esaretten kurtulmak
5. Dağlara sığınmak
6. Hayvan beslemek
7. Çoğalmak
8. Demircilik sanatı
9. Ateş yakmak
10. Yayılmak, göç etmek
11. Bayrak dalgalandırmak
12. Yeni bir hükümdarın başa geçmesi
13. Düşmandan intikâm almak
14. Huzura kavuştukları günü "bayram" olarak kutlamak.
Gerek Demirci Kava, gerekse Ergenekon Destanı'ndaki
ortak noktalar içinde özellikle "Demircilik sanatı"
üzerinde durulması gereken önemli bir konu olarak
dikkatimizi çekmektedir. Bilindiği üzere demirin Türk
kültür ve medeniyeti tarihindeki yeri, çok eskilere
dayanmaktadır. En aşağı, M.Ö. 1400'lerde Altay'ların
batısında bol miktarda demir elde edilmekte olduğunu
söyleyen W. Ruben; "tarihî vesikalara dayanarak bu eski
Türk sahasını demir kültürünün doğduğu yer kabul etmekte
zaruret vardır." Demektedir.
M.Ö. 1022 yılına ait kayıtta, "lüks kılıç" anlamında bir
"kingluk" kelimesi, "Hunların eski ecdadının sözü' olmak
üzere M.Ö. 47 yılında yazılan bir Çin kaynağında
zikredilmiştir. Fr. Hirt, bu sözü Türkçe'de "iki yüzlü
bıçak" anlamında, bugün dahi kullanılan "kingirlik"
kelimesi ile birleştirmiş ve bunu "tarihte kayıtlı en
eski Türkçe kelime" olarak kaydetmiştir.
Gök Türkler sahasından İran sahasına, mesela Horasan'a
"demir levhalar', "karaçori' ve "bilgatekinî" denilen
güzel kılıçların ihraç olunduğu bilinmektedir. İran
destanı bile, Türkleri en eski zamanlardan beri bir
"çeliğe bürünmüş" millet olarak anlatır.
demircilik geleneği'dir. Oğuz Kağan Destanı'nda;
"canavar geyik yedi, ayı yedi. Çıdam onu öldürdü. Demir
olduğundandır" diyen Türkler, insanı başka mahlûklara ve
başka insanlara hâkim kılan silahın kıymetini elbette
çok iyi biliyorlardı. Ergenekon Destanı'nın en önemli
motiflerinden biri de, kuşkusuz bu "
Gök Türkler'in demirden bir dağ eritmeleri, bunu yapan
kahramanlarını da "demirci" sözüyle ebedîleştirmeleri bu
yüzden önemlidir. O kadar ki Türkler, bu günü bayram
bilmiş; Ergenekon'dan çıktıkları günün yıldönümlerini
tiyatroyu andırır temsilî törenlerle kutlamışlardır. Bu
törenlerde, ocakta kızdırılmış demirleri örs üstüne
koyup iri çekiçle döverek asırlarca Avar'lara silah
yapan ve bu silahlarıyla Türk illerinde büyük hakimiyet
kuran atalarını, hep saygıyla anmışlardır. Nitekim,
birçok Türk boyları demiri mukaddes saymışlar, üzerine
and bile içmişlerdir.
Arapların "hakiki Türk" dedikleri Hakanlı Türkler,
kendilerini soy itibarıyla bir "demirci millet" olarak
tanımışlar, hükümdarları demirciliği kutlamışlar ve
demircilik sayesinde esaretten ve zulmetten
kurtulduklarına inanmışlar, onlara Çinliler de Cucen
(Avar)lerin demircileri demişlerdir.
Gök Türk devletini kuran Bumin Kağan ile İstemi Kağan
"demirci" idi. Özbek Türkleri'nin şahları arasında da
demirciler vardır.
Yukarıdan itibaren vermiş olduğumuz bu bilgiler ışığında
Kürtleri Dahhak'ın zulüm ve esaretinden kurtaran
Kava'nın da bir "demirci" olması, bu bakımdan önemlidir.
Kava, sıradan bir demirci değil, tıpkı Gök Türkler'de
olduğu gibi, demirden savaş araç ve gereçleri yapan bir
sanatkârdır. Kava'nın kimliği hakkında Ferhengi
Ziya/Gencine-i Güftar'da bu yönde bilgiler verilir. Bu
isme ilk defa İranlı Firdevsi'nin "Şehnâme"sinde
rastlanmıştır. Ondan önceki eserlerde bu isim yoktur.
Şehnâme'de Kava'nın kimliği ve milliyeti hakkında hiçbir
bilgi verilmediği halde bir takım Kürt kaynakları bu
kahramanı sahiplenerek kendilerine uydurma bir tarih
oluşturmaya çalışmaktadırlar. Ancak bu konuyla ilgili
ilmî bilgiler de mevcuttur. Arthur Christensen'in öne
sürdüğü iddia bir hayli ilgi çekicidir. Ona göre, Kava,
Sasanîler (M.S. 226-642) döneminde ortaya çıkmıştır.
Kava'nın adı bu devirde duyulmaya başlamış ve Dahhak
Efsanesi'ne dahil edilmiştir. A. Christensen'in görüşü
aslında bir gerçeği ifade etmektedir. Bu da şudur ki,
Demirci Kava, Gök Türkler devrinde yaşamıştır. Bu
bilgilere göre Demirci Kava'nın İran soyundan değil,
Türk soylu bir kahraman olduğu ortaya çıkmaktadır. Kava,
İran-Turan (Türk) savaşlarına sahne olan bir coğrafyada,
zulme ve zorbalığa karşı direnen ve başkaldıran bir
önderdir. Her iki destan da aynı coğrafyada kaleme
alınmış, aşağı yukarı aynı asırlarda derlenmiş ve her
ikisi de zamanın geçerli yazı dili olan Farsça ile
yazılmıştır. Motifler hep aynıdır.

Atatürk'ün huzurunda Ankara'da yapılan bir Nevruz Töreni
- 21 Mart 1922
Aslında, Ergenekon Destanı, çok
daha gerilere dayanmaktadır. Hunlar devrindeki bazı Çin
kaynakları Ergenekon Destanı'ndan haberler vermektedir.
Bu bilgilere dayanarak Demirci Kava'nın yaşadığı devri
Hun'lar çağı olarak düşünebiliriz. Hun Türkleri'nin bir
kahramanı olarak Kava, Türk boyları ve kavimlerinin
muhayyilesinde hep canlı olarak yaşamış ve
unutulmamıştır. Bu düşünceyi kuvvetlendiren bir diğer
kaynak ise Hunlara ait Oğuz Kağan Destanı'nda, "Tömürdü
Kağul" adı ile karşımıza çıkan kahramanda şekillenir.
Destana göre; Oğuz Kağan, Çürçet Kağan üzerine yürürken,
yolda bir ev görmüştü. Bu evin duvarları altından,
pencereleri gümüşten, çatısı ise demirdendi. Bu demir
çatıyı ancak, Oğuz ordusundaki Tömürdü Kağul adlı bir
"demirci" açmıştı. "Tömür", "demir", "tömürdü" demirci
demektir. Tömürdü Kağul da, Demirci Kağul anlamındadır.
Günümüze kadar gelebilmiş destan parçalarından hareketle
Nevruz hakkında ortaya atılan iki görüşe rahatça cevap
verebiliyoruz. Bu görüşlerden birincisi; Türklerde bahar
bayramı (Nevruz), bilinebilen en eski zamandan beri
Türklerin bayramıdır ve onlar vasıtasıyla bütün Asya'ya
ve Avrupa'ya (Avrasya) yayılmıştır. İkinci görüş; bu
bayram İran menşelidir, eski İran efsaneleriyle
bağlantılıdır. Her iki görüşe Prof. Dr. Reşat Genç'in
sözleriyle cevap vermek yerinde olacaktır: "Eğer İran'da
da, Hunlarda olduğu gibi milattan önceki yıllarda Nevruz
bayramı olsaydı, milattan sonra XI. yüzyıla gelmeden
önceki İran metinlerinde de bunların izlerinin bulunması
gerekmez miydi?".
Nevruz Kutlamaları İle İlgili
Adetler

Anadolu yaylalarında Nevruz'u karşılayan neşeli Türkmen
kızı
Çeşitli adlarla ve yaygın olarak
Nevruz adıyla kutlanan bu bahar bayramıyla ilgili olarak
Türk topluluklarında çeşitli gelenekler meydana
gelmiştir. Orta Asya'dan, Balkan Türkleri'ne ve hatta
Amerika'daki Kızılderililerin yaşatılan âdetlerinde bu
gelenekleri ve törenleri tespit edebiliyoruz.
K. K. Yudahin'in eserinden Kırgız Türkleri'nde Nevruz
gününün, Mart ayında olduğu ve yeni yılın ilk günü
anlamına geldiği ifade edilir. Bu günde "Nouruz Köcö "
denilen özel bir yemek yaparlar. "Köcö", darı yarması
veya bulgur konulmak suretiyle yapılan bir nevi
tirittir.
Kazak Türkleri de Kırgız Türkleri'nin yaptığı aşı
pişirirler. Ayrıca Nevruz törenlerinde mevlit okuturlar.
O günü evler baştanbaşa temizlenir, yeni elbiseler
giyilir. Nevruz törenleri sırasında ev duvarlarına veya
çeşitli eşyaların üzerine kil kaplar atılarak
parçalanır. Ateş üzerinden atlanır. Çadırlar kurulup
sofralar açılır.
Özbekistan'ın Semerkant, Buhara, Andican taraflarında,
Nevruz günü başlayan törenler bir hafta kadar devam
eder. Halk bu törenlerde çadır çadır gezerek
birbirlerinin bayramını kutlar. Bu ziyaretlerde ikram
edilen yemek "aş" adı verilen pilavdır. Köpkarı, güreş,
at yarışları, horoz dövüşleri gibi gösteriler
düzenlenir.
Tacikistan'da Nevruz Mart ayının başından, 21 Mart
gününe kadar baharın gelişini ve tabiatın canlanmasını
karşılamak amacıyla kutlanır. Nevruzda yenilen "Ş" harfi
ile başlayan 7 yiyecekten süt; temizliği, tatlı; yaşama
sevincini, şeker; serinlik ve dinlenmeyi, mum; ateşe
tapınmayı, tarak; kadının güzelliğini temsil eder.
İslâmeyetten sonra İslâmî geleneklere göre "Ş" ile
başlayan 7 nesne bunların yerini almıştır.
Afganistan'da Nevruz, Türkler arasında doğum günü olarak
kutlanır. Bugün herkes en yeni elbiselerini giyerler.
Kabir ve akraba ziyaretleri yapılır, güreş tutulur ve
oğlak oyunu oynanır. İnsanlar arasındaki dargınlıkların
kaldırılmasına çalışılır. Yeni yıla nasıl başlanırsa,
yılın öyle geçeceğine inanılır.
Türkmenistan'da Nevruz bayramında halk gününü
ülkemizdeki dini bayramlara benzer bir şekilde
geçinmekte, karşılıklı ev ziyaretleri yapılmakta, tebrik
mesajları gönderilmektedir. Nevruz kutlamaları basın
yayın organlarında geniş bir şekilde yer almaktadır.

Türk Dünyası Nevruz'u yıllardan beri, renkli elbiseleri,
coşkulu kutlamaları ve ümit bağladıkları dilekleriyle
karşılıyorlar.
Azerbaycan'da her yıl Mart'ın 2123'ünde, Nevruz bayramı
büyük törenlerle kutlanır. Mezarlık ziyareti yapılır. Bu
ziyaretlerde hazırlanan helva pilav ve diğer yiyecekler
fakirlere dağıtılır. "Gapı Pusma", "Suya Yüzük Atma",
"Su Başı", "Baca Baca" adetlerinde uzun yılların
gelenekleri çeşitli motif ve oyunlarla sürdürülür.
Semeni göğertilir. Yani tohum çimlendirilir.
Nevruz; Karapapaklar'da Nevruz, Kırım Türkleri'nde
Navrez, gündönümü; Batı Trakya Türkleri'nde Mevris,
Makedonya ve Kosova Türkleri'nde Sultanı Navrız ,
Gagauzlarda İlkyaz bayramı adıyla yukarıda bahsettiğimiz
ortak coşku ve geleneklerle kutlanmaktadır.
Çok geniş coğrafyaya yayılmış olan topluluklarda Nevruz
törenlerinde genellikle şu oyunların değişmeden devam
ettiği gözlenir: Gökböri Oyunu. Türkistan'da oynanan
milli oyunların başında yer alır. Bu oyuna "gökböri,
köpkâri, oğlak/ulak, buzkaşi, kökpar, kükbar" gibi
isimler de verilir. At yarışları, cirit oyunu, kılıç
sallama, yamba kapma, güreş, at üzerinde güç gösterisi,
sinsin oyunu, huntu oyunu. Bu oyunlar genellikle spora
dayalıdır.
Oyunların bir kısmı ise seyirliktir. Bunları halk
tiyatrosu veya Orta oyunu şeklinde değerlendirebiliriz:
Koskosa oyunu; deve oyunu; ekende yoh, biçende yoh,
yeyende ortag gardaş oyunu; kış bovay; yolbars; argımak.
Nevruz bayramında mahalli eğlencelere de yer verilir.
Gençler aralarında mani ve şiir söyleyerek yarışırlar.
Bunlardan bazıları : Halay oyunu, Yaşıl yarpag,
Gızılgül, Hahışta, Benövşe, Bahtıyar ve atışmalardır.
Anadolu sahasında da oynanan bu oyunların yanısıra 21
Mart'ta büyük bir coşkuyla kutlamalar yapılmaktadır.
Geçmişte o güne has olarak macunlar, şerbetler,
hediyeler hazırlanarak devlet erkanı büyükten küçüğe,
bunları birbirlerine takdim ederlerdi. Bu adetler
günümüzde Mesir Macunu Şenlikleri adı altında hâlâ devam
etmektedir. Anadolu'da Yörük Bayramı günümüzde de
kutlanarak bu adeti yaşatmaktadırlar.
Anadolu'da "Sultanı Nevruz", "Nevruz Sultan", "Mart
Dokuzu" ve "Mart Bozumu" gibi adlarla bilinen nevruz,
gelenekleriyle bütün Türk toplumu içerisinde yaşamaya
devam etmektedir.
Tahtacı Türkmenleri'nde; Nevruz Bayramı eski Mart'ın
dokuzudur ve Sultan Nevruz olarak adlandırılır. Nevruz,
Tahtacı Türkmenleri'nin yaylaya çıkışında; 22-23 Mart
tarihlerinde kutlanmaktadır. Tahtacı Türkmenleri'nde
Nevruz; ölülerin yedirilip içirildiği gün olarak kabul
edilir. Burada eski Türk inanç sisteminin atalar kültürü
kendini gösterir.
22 Mart Nevruz'dan bir gün önceyi karşılamaktadır. Bu
gün Nevruz hazırlıkları yapılır. Çamaşırlar yıkanır,
yemekler hazırlanır Nevruz günü yenilen yemekler
arasında ıspanaklı börek, soğan kabuğu ile boyanmış
yumurtalar, yufka, sarı burma, şeker, leblebi, lokum
sayılabilir. 23 Mart günü öğleden sonra kadınlar geniş
bir tabağa çerezler koyarak "hak üleştirir"ler.
Yiyecekler dağıtılarak "ölünün ruhuna değsin" dileğinde
bulunurlar. Bu bayramda herkes güler yüzlüdür. Suçlar
bağışlanır. Bayrama katılmak zorunludur. Katılmayanlar
köy halkınca dışlanır.
Yörükler arasında; Nevruz ile birlikte, kışın bittiği ve
bahar mevsiminin başladığı kabul edilir. Köy ve
yaylalarda 22 Mart'ta, şehirlerde ise Nevruz günü pazara
rastlamazsa, bu tarihi takip eden Pazar günü kutlanır.
Köy halkı 22 Mart sabahı yaylalara doğru yola çıkarlar.
Daha önceden "davar evleri"ne yerleşmiş olanlar
köylerden gelen akraba ve komşularına ev sahipliği
ederler. Köylerden gelen grupla, yayladakiler
karşılaştıklarında bir el silah atarak "Nevruzunuz
kutlu, dölünüz hayır ve bereketli olsun" şeklinde
selamlaşırlar. Gelen misafirler çadırlara yerleşir,
kendilerine ikramlarda bulunulur. Sürü sahipleri
tarafından kesilen kurbanlar birlikte yenilir. Sünni
olan yörüklerde imamlar tarafından yapılan dualara halk
katılır ve şükrederler.
Gençler tarafından eğlenceler düzenlenir, yemekler
yenir, şarkı ve türküler söylenir, oyunlar oynanır.
Eğlenceler geç saatlere kadar devam eder.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi illerimizden Gaziantep ve
çevresinde 22 mart gününe "Sultan Nevruz" adı verilir.
Diyarbakır'da; Nevruz günü halk, eğlence ve mesire
yerlerine giderek Nevruz'u kutlarlar. Kars ve
çevresinde; bu tarihte kapı dinleme, baca baca adetleri
görülür. Evde bulundurulan çeşitli meyvelerden baca baca
gezenlere verilir.
Tunceli ve çevresinde; bu gün erkekler alınlarına kara
sürerek su kaynaklarına giderler. Bu karaları orada
temizleyerek dua ve niyazda bulunurlar. Özellikle Orta
Anadolu'da Nevruz, "Mart Dokuzu" olarak bilinir. Diğer
bölgelerdekine benzer kutlama adetleri yapılır. Nevruzla
ilgili Anadolu'da görülen diğer gelenekler arasında,
ağacın güneşten etkilenmemesi için ağaca bez bağlanarak
yapılan "Mart ipliği" adeti ve özellikle Giresun'da
"Mart Bozumu" adeti önem taşır.
Tekirdağ'da Nevruz soğukların sonu, baharın başlangıcı
olarak kabul edilir ve "Nevruz Şenlikleri" adıyla
kutlanır. İzmir, Uşak, Sivas ve Şebinkarahisar'da hemen
hemen aynı geleneklerin devam ettiği görülür.
Bilindiği üzere eski takvim Mart ayından başlardı. Mart
ayının ilk on iki günü ayrı ayrı ayları temsil etmek
suretiyle, o yıl içinde neler olacağı ilk on iki günden
tespit olunurdu. O gün yedi çift, bir tek baş harfi "S"
ile başlayan yiyeceklerden yenilmesi adettendir.

Kazakistan'da Nevruz sofrası
Altay Türkleri arasında 21 Mart'a tekabül eden günde
kutlanan "Cılgayak" bayramı vardır. Bu bayram da Nevruz
gibi baharın gelişi, tabiatın canlanması ve yeni bir
yıla giriş bayramı olarak kutlanır. Bu bayramın
hazırlıkları yaz mevsiminde başlar. Bir önceki yıldan
toplanarak saklanmış yılın ilk çıkan bitkileri olan
kandıklar ve onların sargay adı verilen kökleri
çıkarılarak bunlardan çeşitli yiyecekler hazırlanır.
Ayrıca bu bayram için bal katılmış yoğurt, dondurulmuş
ve kurutulmuş et, koyun ve mal tırnaklarından yemekler
yapılır. Dört tahıl hazırlanır. Güneş bayramının
kutlandığı kır başına vurmaya başladığı zaman dört
tahılın üzerine arçın bırakılır. Ateşle bu arçınlar
alaslanır. Büyükler çocuklar gibi oyunlar oynar. Akşama
doğru köye dönülürken hep bir ağızdan şarkılar söylenir.
Nevruz'un bir bahar bayramı olduğun
ortaya koyan delillerden birisi de Saha Türkleri
arasında yaşatılan Isıah Bayramı'dır. Bu bayram hakkında
ilk bilgileri veren Dr. Yakup Deliömeroğlu şunları
söylemektedir:" Göktanrı dini geleneklerinin hâkim
olduğu Saha Türklerinde Isıakh bayramı, ilkbaharın
gelmesi ve yılın bereketli geçmesi için Tanrı'ya bir
şükür bayramıdır. Saha Türkologları ve halkı Isıakh
bayramının Türkistan kökenli olduğunu bilmektedirler.
21-22 Haziran tarihleri de Nevruz'da olduğu gibi güneş
sisteminin ayrıcalıklı bir dönemidir; çünkü bugün yılın
en uzun günüdür. Diğer yandan Saha Türkleri'nin yaşadığı
Sibirya'da bahar yeni hissedilmeye başlanır.
Isıah bayramında törenlere, Akşaman'ın dualar ve kımızla
tören alanını temizlemesiyle başlanır. Tören alanına
yarım ay şeklinde genç ak ağaçlar dikilir. Alana ateş
yakılır ve bu ateş törenler bitene kadar söndürülmez.
Akşaman'ın yere kımız serpmesi, duaları ve dualarla
yakılan ateşle geçmiş yılın kötülüklerinin kovulduğuna,
yeni başlayan güzel günlere zarar vermelerinin önlenmiş
olduğuna inanılır. Ak ağaçlara başta genç kızlar ve genç
erkekler olmak üzere halk yeni yılda olmasını
istedikleri dileklerini tutarak bez parçası bağlarlar.
Bu inanış ve âdet dünyanın hemen her yerinde bütün Türk
halklarında hâlâ yaşamaktadır.
Isıah bayramı hakkında ilk belgelere Hollandalı gezgin
İdesa'nın notlarında rastlanmaktadır. İdesa 17. Yüzyılda
Sibirya'dan Çin'e yaptığı seyahatte Isıah bayramının
Sahaların tek bayramı olduğunu yazar. Saha halkının
İlkbaharın gelişini büyük bir coşkuyla kutladıklarından,
ateş yakma ve ateşin törenler son bulana kadar
söndürülmesi, bol miktarda kımız yapılması, yerlere
kımız serpilerek "temizlenmesi" ve misafirlerin bu içki
ile ağırlanmaları adetlerinden bahseder.
Bugün de yaşayan bu geleneklerle Isıah, takvimî bir
bayram olarak Saha halkının örf, adet ve tarım
faaliyetleriyle kopmaz bir hal almıştır. Sahalar bu
bayramı 2122 Haziran günlerinde yılbaşı olarak
kutlamaktadırlar. Onlar bu bayramı yenilenme, tabiat ve
insan doğasının kaynaşması, iyilik, temizlik ve
aydınlığın başlangıcı ve geleceğe umutla bağlanmanın
günü olarak kutlamaktadırlar.
Uzun süren bir kışın ardından Saha halkı bir araya gelip
eğlenir; eğlencelerde kımız içilmesi, bayram yerinde
pişirilen şiş kebapların yenmesi, milli oyunların
oynanması, güreş, at yarışları, Olonhosut yarışları ve
vazgeçilmez olarak Osuohay dansı yapılmaktadır.
Olonhosut yarışları kaya parçalarını kaldırarak omuzdan
arkaya atarak yapılan güce dayalı bir Sibirya sporudur.
Sibirya'da yaşayan Hakaslar ve diğer Türk halklarında da
aynı spor yaygındır. Osuohay ise Isıakh törenlerinin
vazgeçilmez kısmını oluşturmaktadır. Kımızlar içilip
bazı yarışmalar, eğlenceler yapıldıktan sonra Anadolu
halaylarında da bulunan, ellerin parmakların birebir
kilitlenmesiyle yanyana dizilen insanlar Isıakh ateşinin
etrafında dans veya halay çekmeye başlarlar. Bazı
destanlarda bu halayın 9 gün sürdüğü yazılmaktadır."
Bugün de büyük coşkuyla kutlanan Isıah bayramı 1991
yılında Saha Cumhuriyeti kurulduktan sonra diğer Türk
Cumhuriyetlerinde olduğu gibi resmi tatil olarak ilan
edilmiştir.
Son yıllarda Amerika'daki yerli Kızılderili
Kabileleri'nin "soy kütüğü" ile ilgili çalışmalar Türk
kültürünün yayıldığı sahalar hakkında bize ilgi çekici
bilgiler vermektedir. Bu konuyla ilgili olarak Dr. Ahmet
Ali Arslan şu bilgileri veriyor: " Son yıllarda bağımsız
araştırmacı uzmanların, Sibirya ve Alaska'da ve
Alaska'nın daha güneyinde bulunan insan kemikleri ve
toprağa yayılmış insan yağı kalıntıları üzerinde
yaptıklan "gen" araştırmaları Amerika ve Asya
kıtalarında vakti ile yaşamış bu insanların birbirleri
ile yakın akraba olduklarını tespit etmesine rağmen,
Amerika'ya Avrupa üzerinden gelenler bu gerçeklere sırt
çevirmektedirler.
Amerika yerli Kızılderili kabileleri ile Sibirya Saka,
Altay, Hakas, Telvit ve Tuva bölgelerinde yaşayan eski
Türk âdetlerinin ve mevsimlik dinî merasimlerin
birbirine benzemesi ve paralellikler göstermesi oldukça
ilgi çekicidir.

Baharda toprak, su ve hava,
dostluklarının renklerini çiçeklere verirler.
Amerika'nın toprakla ve ziraatla uğraşan Kızılderili
kabileleri arasında dinî ağırlıklı merasimlerle kutlanan
mevsimlik bayramların başında Mart ayında "Yeni Yılın
Başı" için yapılan kutlama törenleri ve şenlikleri
gelir. Kaliforniya Eyaletinde geçimini topraktan temin
eden yerleşik, şehirli Kızılderili kabileleri, göçebe
bir hayat sürerek, yazın serin dağ yamaçlarına ve kışın
ise daha ılık ve mülayim bölgelere göç eden ve geçimini
avcılıkla temin eden Kızılderili kabilelerine kıyasla
"Yeni Yılın Başı" kutlamalarına daha büyük bir bağlılık
göstermektedirler. Bu kutlamalar, "Eski yıldan yeni yıla
geçişi, ölümden sıyrılıp yeniden dirilişi, kısırlıktan
kurtulup yeniden üremeye dönüşü kutlamak maksadıyla"
yapılmaktadır.
Kaliforniya ve etrafındaki topraklarda dağınık olarak
yaşayan Amerika yerli Kızılderili kabilelerinden Yurok,
Karuk, Hupa, Yuki, Pomo, Modoc ve Maidu kabileleri yeni
yılın başlangıcı olarak kabul edilen "Mart" ayında,
bahar bayramını, tabiatın yeniden canlanması ve
uyanmasına bağlı olarak "Yeniden Doğuş"un bir sembolü
olarak kutluyorlar. Bununla ilgili dinî merasimlere
diğer Kızılderili kabilelerinde olduğu gibi, yine
kabilenin Şamanı öncülük etmekte ve yönetmektedir.
Yeni yılın başlangıcı olan Mart'ta kutlanan "Diriliş"
kutlamaları ile ilgili Kızılderililerin yaptığı
merasimlerde kabilenin yaşadığı köy veya kampın tam orta
yerine uzun ve düzgün bir "direk" dikilir. New Mexico,
Arizona ve Kaliforniya eyaletlerinde yaşayan Kızılderili
kabileleri köyün orta yerine dikilen bu "direğin"
kâinatın "ekseni" olduğuna ve dünyayı yaratan "Bir"i
temsil ettiğine inanırlar. Bu inanç yerleşik ve şehirli
manasına gelen "pueblo" yerli Kızılderili kabileleri
arasında da aynı şekilde yaygındır.
Kızılderililerin yaptığı merasim ve kutlamaların en
ilginç yanlarından birisi, kabilenin Şamanı'nın "Gök
Tanrı" olarak kabul edilen "Ulu Ruh"a daha çok yaklaşmak
ve kabilesi için O'nun yardımını ve rahmetini talep
etmek maksadıyla, bu düzgün "direğe" tırmanmasıdır. Dinî
maksatlı bu merasimi yöneten Şaman'ın bu direğe
tırmanması, mensubu olduğu kabilesini kötü ruhlardan ve
onların sebep olabileceği hastalıklardan koruması, yeni
yılda kabilesine bol mahsul bahsetmesi konularında
görüşme talep etmek maksadıyla "Gök Tanrı"ya daha yakın
olma amacı taşır. Direğe tırmanma merasimi Kaliforniya
eyaletindeki Camella Kızılderilileri arasında oldukça
yaygındır."

Demirin Türk kültür tarihindeki
yerinden yazımızda bahsetmiştik. Demir Türk'ün inanç
sistemi içinde bütünleştirici bir unsurdur. Ergenekon
destanının ana temasını oluşturan "demirin eritilmesi ve
kutsallığı" motifleri Amerika'daki Kızılderililer
arasında da yaygındır. Onlar da demire hürmet ederek
özellikle yılbaşı kutlamalarında mutlaka demir uçlu
silahlar itina ile taşırlar. A. Arslan araştırmasında bu
konuyu şöyle anlatıyor: " Türk kültür tarihinde ve
önemli mevsimlik merasimlerde mühim bir yer tutan
"demir"e Kuzey Amerika kızılderili kabileleri arasında
da büyük önem verilmekte ve bazı kimselerin demirden
yapılmış mukaddes sayılan "silah"lara dokunması katiyen
yasaklanmıştır. Amerika Kızılderili kabilelerinden
Algonquian Kızılderili kabilesinde, hamile kadının demir
ve çelikten yapılmış silahlara dokunması yasaktır.
Öldürücü gücü kaybolur ve düşmana tesir etmez korkusu
ile özellikle hamile kadınların ve yetkili olmayan
şahısların kabilenin saaşçılarının silahlarına dokunması
yasaktır. Yaygın olan söylentilerin tam aksine, bu kadar
tabu ve yasaklamaya rağmen, Kızılderili kabilelerinden
hiç birisi, ne şekilde olursa olsun diktikleri toteme
tapınmazlar.
Amerika'da Alaska'nın Güneyinde yaşayan Yakutat ve
Tlingit Kızılderilileri arasında "demir"e Sibirya
Türkleri'nin verdiği değere eş bir hürmetle
yaklaşılmaktadır. "Yakutat ve Tlingit Kızılderilileri de
diğer Kızılderililer gibi çelikten yapılmış bıçak ve
savaş baltaları veya sivri uçlu silahlar yapmak için
kullandıkları demire büyük hürmet ve rağbet
gösteriyorlar."
Ahmet Ali Arslan'ın yapmış olduğu bu araştırma şu sonucu
ortaya çıkarıyor: "Türk Şamanizmi ile Amerikan yerli
Kızılderili Şamanizminin izlerine "Yeni Yılın Başı"
merasimlerinde yoğun bir şekilde rastlanmaktadır. Aynı
zamanda paralellikler mevcuttur. Mart ayında kutlanan
yeni yıl merasimleri Orta Asya Türk şamanizmine paralel
olarak Güney Amerika'da, Bolivya'da yaşamakta olan
"Aravak" ve "Manası" Kızılderili kabilelerinin
varlıkları tespit edilmiştir. Ayrıca Amerika'nın Mexico
eyaletinde yaşayan "Arıkara" Kızılderili Şamanı'nın
ilkbaharda Türk Şamanlarının yaptığı ayinlerin aynısını
yaptığına dair kayıtlar mevcuttur. Bütün bu kalıntılar
Orta Asya'dan Amerika'ya geçen Şaman kültürünün
dolayısıyla Türk kültürünün kalıntılarıdır.
KAYNAKLAR
* Nevruz ve Renkler
Yayına hazırlayanlar: Prof. Dr. Sadık Tural, Elmas
Kılıç.
Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Sayı 116, Kongre ve
Sempozyum Bildirileri Dizisi. Sayı 7, Ankara 1996
* Nevruz,
Yayına hazırlayan: Prof. Dr. Sadık Tural.
Atatürk Kültür Merkezi Yay. No:100. Kongre ve Sempozyum
Bildirileri Dizisi, Sayı 5, Ankara 1995
* Türk Ergenekon Bayramı Nevruz,
Prof. Dr. Abdulhaluk Çay, Türk Kültürünü Araştırma
Enstitüsü Yayınları: 128, Seri IV, Sayı:B-5, Ankara 1993
* Ergenekon Destanı ve Demirci Kava,
Kemalist Atılım Birliği Yayını, No:13, Ankara 1992
* Türk Millî Kültüründe Nevruz,
Yard. Doç. Dr. Zeynelabidin Makas. Türk Dünyası
Araştırmaları Vakfı Yayını:37, İstanbul 1987
* Dehak'ın Sonu, Kemal Burkay.
Deng Yayınları, Istanbul 1991
* Türk Dünyasında Nevruz Bayramı (Broşür),
Türk 0cağı Merkez Heyeti, Ankara 1994
* Tarih ve Etnoğrafya Açısından Nevruz,
(Rusçadan Türkçeye Tercüme: Yıldız Pekcan, Sevinç
Oztürk), Boğaziçi İlmî Araştırmalar Serisi:l3, Ankara
1993
* Nevruz-Yenigün (Broşür).
TİKA , T.C. Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma
ve Geliştirme Genel Müdürlüğü, Ankara 1994
* Ulusun Ulu Günü Nevruz,
Çeviren ve yayına hazırlayanlar: Süer Eker, Ahmet
Abatoğlu, Ankara 1995
* Nevruz (Yenigün) Özel Sayı, Bilge Dergisi,
Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür
Merkezi, Ankara 1995
* Nevruz Özel Sayısı,
Anayurttan Atayurda Türk Dünyası Üç Aylık Bilim, Kültür
ve Araştırma Dergisi, y.7, sayı:17, Ankara 1999
* "Amerika Kızılderili Kabileleri ve Türk Dünyasında
"Yeni Yıl Başı" Merasimlerinde Paralellikler",
Ahmet Ali Arslan. Nevruz (Sempozyum Bildirileri),
Atatürk Kültür Merkezi, Ankara 1995, s. 251272
* "Saha Türklerinde Bir Nevruz Versiyonu: lsıakh
Bayramı",
Nevruz ve Renkler (Sempozyum Bildirileri), Ankara 1996,
s.131-138
|